MUBAREK GUN VE GECELER

MÜBAREK GÜN VE GECELER

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Beş gece vardır ki bunlarda yapılan duâ dolunmaz. Receb’in ilk gecesi, Şa’ban’ın yarısı gecesi, cuma gecesi, Ramazan ve Kurban Bayramı gecesi” (Beyhâki İbn Ömer (r. anhuma)’den)

Bu geceleri ibadet, tazarru’ ve ibtihal (Allahü Teâlâ’nın huzurunda boyun bükerek duâda gayret, cehd göstermek) ile geçirmek sünnettir. Selef, buna devam ederdi. Ömer ibn Abdilaziz, Adiyy ibn Evtat’a yazarak: “Senedeki bu gecelerde gaflet etmeyerek ibadete daim ol; çünkü Allah (c.c.), bu gecelerde rahmetini bolca indirir.” (Münavî el Camius Sağir şerhi) derdi.

 

Regâib Gecesi

Peygamberimiz (s.a.v.)’den naklen: “Beş gece vardır ki, onlarda yapılan duâların geri dö­nüşü yoktur.” buyurulan hadîs-i şerîfteki gecelerden birisi Receb’in ilk Cuma gecesidir.

Regâib gecesinin gündüzünde tutulan orucun fazileti de şu hadîs-i şerîfte bildirilmiştir:

Resûlullah (s.a.v.) buyurdu[1]: “Receb, Allahü Teâlâ’nın ayıdır. Şa’ban, benim ayımdır. Ramazan, benim ümmetimin ayıdır.” Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e “Yâ Resûlullah! Receb Allahü Teâlâ’nın ayıdır ne demektir?” diye soruldu. Cevaben: “Receb, Allahü Teâlâ’nın ayıdır. Çünkü Receb, Hakk’ın mağfiretine mahsus bir aydır. Bu ayda kan dökmekten, men olunur. Bu ayda çarpışmaya izin yoktur. Bu ayda Allahü Teâlâ, peygamberlerin duâlarını kabul etmiştir. Yine bu ayda Allahü Teâlâ evliyâsını düşmanlarının elinden kurtarmıştır. Bir kimse Receb ayında oruç tutsa, Allahü Teâlâ tarafından üç türlü lütuf ve inâyete mazhar olur. Bunlardan;

Birincisi, Allahü Teâlâ onun geçmiş günahlarının tümünü mağfiret eder.

İkincisi, ondan sonraki hayatında da onu korur.

Üçüncüsü, mahşer yerinde susuzluktan emin olur, buyurduğunda, orada bulunanlardan bir yaşlı ve pîr-i fânî ayağa kalkıp: “Yâ Resûlullah, ben Receb ayının hepsini oruç tutamam.” Dediğinde, “Sen Receb ayının birinci, on beşinci ve sonuncu günleri oruç tut; hepsini tutmuş sevabına kavuşursun. Çünkü sevâblar on misli yazılır. Fakat sen Receb-i şerîfin ilk cuma gecesinde gafil olma ki, melekler o geceye Regâib gecesi demişlerdir. Zîrâ o gece, gecenin üçte biri geçtikten sonra göklerde ve yerde bir melek kalmaz, hepsi Kâ’be-i muazzam ve etrafında toplanırlar. Allahü Teâlâ onların bu toplanmalarına muttali’ olunca, onlara hitâben: “Ey meleklerim, dilediğinizi benden isteyiniz.” buyurur. Onlar: “Yâ Rabbî, istediğimiz, Receb ayında oruç tutanları mağfiret etmendir.” deyip, isteklerini arz ederler. Allahü Teâlâ: Ben Receb ayında oruç tutanları mağfiret ettim buyurur.” dedi.[2]

 


 

Mi’râc Kandili

“Receb’de bir gün ve bir gece vardır ki kim bu günde oruç tutar gecesini de ibadetle geçirirse; sanki yüz sene oruç tutmuş, yüz sene ibadet etmiş olur. Bu, Receb’in son kalan üçüncü gecesidir. (yirmi yedinci gece) Allahü Teâlâ, Muhammed (s.a.v.)’i bu günde ba’s buyurmuştur (peygamber olarak göndermiştir).” (Beyhakî Şuabu’l Îman Selmân Fârisî (r.a.)’den)

 


 

Berât Gecesi

“Muhakkak Allahü Teâlâ, Şa’ban’ın yarısı gecesi (Berât Gecesi) dünya semasına nuzûl buyurur (Bu inmenin nasıl olduğunu Allah (c.c.) bilir.) da Kelb Kabilesi koyunlarının kılları adedinden fazla sayıda kulunu mağfiret eder.” (İmâm Ahmed, Tirmizi Hz. Âişe (r. anhâ)’den)

“Şa’ban’ın yarısı olunca gecesinde kaim (ibadetle meşgul olmak), gündüzünde sâim (oruçlu) olun. Zîrâ Allah (c.c.), güneşin batmasıyla dünya semasına nüzul buyurur da şöyle der: “Mağfiret isteyen yok mu, mağfiret edeyim; rızık isteyen yok mu, rızık vereyim; derde mübtelâ olan yok mu, ona âfiyet vereyim; isteyen yok mu, vereyim; yok mu, yok mu… Bu; fecrin doğmasına kadar devam eder.” (Beyhakî, Şuabul Îman Hz. Ali (r.a.)’den)

 


 

Kadir Gecesi

“Kim, faziletine îmân ederek ve sevabını yalnız Allah (c.c.)’tan bekleyerek, ihlas ile Kadir Gecesi’nde ibadetle meşgul olur, bu geceyi ihya ederse; geçmiş günahları mağfiret olunur.” (Buhâri ve Müslim; Ebû Hureyre (r.a.)’den)

Kadir Gecesi’nin faziletiyle ilgili hadîsler çoktur.

Kandil geceleri; ibadetleri sürekli kılmak için bir başlangıç, bir azîm vesilesi olmalıdır. Meselâ kaza namâzlarına başlanıp sürekli, bitirilinceye kadar kılınmalı, Kur’ân-ı Kerîm’den belli bir miktar okunup, sünnet ile sabit olan zikirlere başlanıp her gün devam edilmelidir. Çünkü “Allah (c.c.) katında en sevimli ibadet, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhâri ve Müslim Hz. Âişe’den (r. anhâ)’den)

 


 

Zilhicce’nin ve Muharrem’in İlk On Günü ile Bayram Geceleri

Şurası da zikilmelidir ki yukarıda sayılan gün ve gecelerin dışında yine âyet ve sahîh hadîslerle sabit bazı gün ve geceler vardır. Meselâ Zilhicce’nin ilk on günü ve gecesi, Muharrem’in ilk on günü, bayram (ramazan ve kurban) geceleri bunlardandır.

Allahü Teâlâ, Fecr Sûresi’nde, Zilhicce’nin, diğer bir rivâyetle Muharrem’in ilk on gecesine yemin ediyor. “Fecir hakkı için, on gece hakkı için” buyuruyor. (Fecr s. 1-2)

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir gün yoktur ki onda yapılan amel-i sâlih, Allah (c.c.)’a, Zilhicce’nin on gününde yapılandan sevimli olsun.” Dediler ki: “Allah (c.c.) yolunda cihaddan da mı?” Dedi ki: “Evet, Allah (c.c.) yolunda cihaddan da, ancak şu kişi müstesna ki (Allah (c.c.) yoluna) nefsi ve malıyla çıkar da bunlardan hiçbir şey ile geri dönmez.” (Tirmizi, İbni Mâce ibn Abbas (r. anhuma)’tan, ibn Hibban Cabîr (r. anhuma)’den)

Âşûre orucu hakkında da Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan’dan sonra en faziletli oruç, Allah (c.c.)’ın Ayı olan Muharrem’dir. Farzlardan sonra da en faziletli namâz, gece namâzıdır.” (Müslim)

Resûlullah (s.a.v.) bayram gecesinde kalkıp ibadet etmeyi tavsiye etmiş; bu gecelerde uyanık bulunmanın, kalbin uyanıklığına vesile olduğunu bildirmiştir: “Sevabını Allah’tan umarak iki bayram gecesinde kalkıp ibadet eden kimsenin kalbi, kalplerin öldüğü gün ölmez.”

 


Mevlid Kandili

Mevlid Gecesi’nin ve gündüzünün hatta ayının fazileti ise Kur’ân ve sünnetle sâbittir.

Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanlara İslâm’ın ulvi değerleriyle meşru ölçüler çerçevesinde sevinmeyi tavsiye etmektedir: “De ki: ‘Allah (c.c.)’ın lütuf ve rahmetiyle; yalnız bunlarla sevinsinler.” Allahü Teâlâ, mü’minlere, “rahmet”le sevinmelerini emretmektedir. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bizzat rahmettir: “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ s. 107) Nitekim İbn Abbas (r.a.) “rahmet” kelimesini Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) olarak tefsir etmiştir.[3]

Mevlid; bütün İslâm coğrafyasında uygulanan, âlimlerin güzel gördüğü, halkın benimsediği bir gelenektir. “Müslümanların güzel telakki ettiği Allah (c.c.) katında güzel, çirkin addettikleri ise çirkindir.[4]

Her pazartesi Ebû Leheb’in azâbı Allah Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’nün doğum müjdesi kendine verildiğinde cariyesi Süveybe’yi azad etmesinden dolayı hafifler. Muhammed b. Nasıruddin ed-Dimeşki şöyle demektedir:
Kur’ân’ın elleri kurusun diye zemmettiği ebedî cehennemlik o kâfir; Ahmed’in doğumuna sevindi diye pazartesi günleri daha az azâb görür.
Ömür boyu Ahmed’le sevinen ve muvahhit olarak ölenin hâli ise bir düşün nasıl olur?[5]
Hadîs-i şerîfe göre Süveybe’yi azad ettiğinden dolayı Ebû Leheb’in azâbı hafifleyecekse, viladetle sevinen Müslümanların sevap kazanmaları evleviyetle mümkündür.
Suyutî, “Mevlid ihtifallerinin esasını teşkil eden, toplanıp Kur’ân-ı Kerîm okumak, Allah Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’nün dünyaya gelmesi ve doğumu ile yeryüzünde meydana gelen harikuladeliklerle ilgili rivâyetleri nakletmek ve sonrasında hazırlanan sofralarda ikram edilen yemekleri yiyip dağılmak, program sahibinin sevap kazanmasını sağlayan hayırlı ameliyeler cümlesindendir.” demektedir. Çünkü mevlidin gayes,i Allah Resûlü (s.a.v.)’ne ta’zimde bulunmak ve doğumu sebebiyle oluşan mutluluğu açığa vurmaktır.[6]

Mekhûl’den rivâyet olunuyor ki, kendisi pazartesi ve perşembe günü oruç tutar ve şöyle der idi: “Resûlullah (s.a.v.) pazartesi günü doğmuş, pazartesi günü vefat etmiştir ve Âdemoğlunun amelleri perşembe günü re’f olunur (göğe yükseltilir).”

Yine Mekhul’den rivâyet olunuyor ki, Resûlullah (s.a.v.), Bilâl’e şöyle demiştir. “Pazartesi günü orucunu terk etme; zîrâ ben, pazartesi günü doğdum, bana pazartesi günü vahiy gelmeye başladı.”

 


 

Ecdadımızın Şanlı Mevlid Kutlamaları

Sultan Muzaffedin Gökbörü’nün inancının sağlamlığını ve güzelliğini, bütün bölge ahalisi işitmiştir. Erbil’in dışında Musul, Cezire, Sincar, Nusaybin ve daha başka yerlerden sûfiler, bilginler, şairler, vaizler her sene Erbil’e gelirlerdi. Mevlit merasimleri Muharrem ayında başlar, Rebîülevvel ayının başına kadar sürerdi. Doğum günündeki ihtilâftan dolayı merasimler; bir sene ayın sekizinde, diğer sene ayın on ikisinde yapılırdı. Mevlit merasimleri akşam namâzından sonra kalede, semalarla, zikirlerle başlardı. Mevlit merasimleri sırasında Erbil’de hayat sanki durur, herkes Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i anma merasimlerinde O’nu hatırlar, hayatını öğrenir, duygulanır ve O’nu kendisine ideal bir örnek olarak alırdı. Bu süre içerisinde, her şey bu merasime göre düzenlenirdi. Akşamları insanlar, ellerinde taşıdıkları meşaleler ve lâmbalarla sokaklarda dolaşırdı. Sabah olunca sûfilerden her biri; elinde hediyeler ve elbiselerden oluşan bohçalarla kaleden sokaklara iner, ev ev dolaşarak ahaliye bunları dağıtırdı. Sonra ileri gelen insanlar, hangâhlarda toplanır; vaizler için kürsüler konurdu. Çok geniş ve düz bir alan olan bu meydanda ordular toplanır ve resmîgeçit yapılırdı. Ayrıca burada çeşitli meyveler ve yiyeceklerin bulunduğu umumi sofralar kurulurdu. İbn Kesir böyle bir mevlit merasiminde, “…5.000 baş hayvan ve 10.000 tavuk kesilir, tonlarca kaymak ve tereyağı harcanır, 30.000 sahan helva konurdu.” demiştir. [7]

[1] Enes bin Mâlik’ten (radıyallahü anh) naklen Hamid Tavîl, ondan Ha­lef bin Abdullah Sayânî, ondan Ebû Hasan Ali bin Muhammed bin Saîd-i Basrî, ondan Ebû Hasan ‘Ali bin Abdullah bin Cehdam-ı Hamedânî, on­dan Ebû Abdullah bin Hüseyin bin Abdülkerim bin Muhammed bin Cez­ri, ondan Kâdî Ebûlfadl Ca’fer bin Yahya bin Kemâl-i Mekkî, ondan Şeyh Ebülberekât Hibbetullah Sekatî’nin bize (Abdulkâdir-i Geylâni (k.s.)’a) haber verdiği üzere

[2] Abdulkâdir-i Geylânî, Gunyetü’t Tâlibîn, s. 271

[3] Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur, c. 3, s. 308

[4] İbn Mesud’a ait mevkuf hadîs için bkz. Hakîm, Müstedrek, c. 3, s. 78, Hadîs no: 4465

[5] Muhammed b. Alevî, Menhecü’s-Selef fî Fehmi’n-Nusus beyne’n-Nadar-i ve’t-Tatbîk, y.y., 1419, s. 390

[6] Muhammed Bahît el-Mutîî, Ahsanu’l-Kelam, Kahire, 1939, s. 48

[7] İbn Hallikan, Vefayatül Ayan, Beyrut, 1990